Adam kadını aldatmış. Kadın, bunu öğrenince tereddütsüz adamı terketmiş. Kadın da adam da birbirlerine deli gibi aşıkmış.Adam kadının yokluğuna dayanamamış. Kadın adamın yokluğuna dayanamamış.İkisi de birbirlerini çok özlemişler.Kadın adamın yaptığını unutamıyormuş. Adamsız da yapamıyormuş. Bir gün adamı çok özlemiş, o gün bardaki en yakışıklı adama vermiş. Kadın başka erkekleri de çok sevmiş.Kadın adamsız yapamıyormuş. Ama başka erkekleri de sevmiş.Adam bir gün kadını çok özlemiş. O gün bardaki en güzel kadına vermiş. Adam başka kadınları çok sevmiş. Ama başka kadınları da sevmiş.Birgün kadın adamısızlığa dayanamamış.Kadın gururunu yenmiş. Adamı aramış. Adam telefon çalınca çok heyecanlanmış.İlk anda konuşamamışlar. Sonra kadın adama seni seviyorum demiş. Adam ne diyeceğini bilememiş.Adam telefonu kapatmış. Adam ne yapacağını bilememiş.Adam kendini dışarıya atmış.Adam başka bir kadın ile birlikte olmuş. Kadın, adam kendisine cevap vermediği için çok üzülmüş.O gece kendini dışarıya atmış.Kadın başka bir adamla beraber olmuş.Ertesi sabah adam kadını aramış.Ben de seni demiş. Kadın sevinçten havalara uçmuş.Yeniden beraber olmuşlar.Kadın başka adamları özlemiş.Adam başka kadınları özlemiş....
Yazıyı okuduktan sonra sırasıyla şu işlemleri yapın.
Yazıyı kopyalayın, MSWORD'e yapıstırın.CTRL+R tuşlarına basın, birinci kelime olarak
"kadın" ikinci kelime olarak "bikbik" girin. Tamam butonuna basın.Sonra tekrar CTRL+R butonuna basın. 1. Kutuya "adam" yazın,2. kutuya "kadın" yazın tamama basın.
Son adım olarak CTRL+R tuşuna basarak 1. kelime olarak "bikbik" girin. 2. kelime olarak "adam" yazın ve sonrasında yazıyı yeniden okuyun.
hanimiş beyaz tavşan....
Sunday, March 08, 2009
bu bünyede de bazen.
Bazen oluyor. Durdurmuyorum gözlerim doluyor...
Bazen bu bünyede de olanlar oluyor işte.
Bazen sana gel diyesim geliyor.
Bazen de siktir çekesim.
Bazan bu bünye de arabesk yapıyor işte.
Bazen oluyor.Durduruyorum gözlerim gülüyor...
Bazen bu bünyede de olanlar oluyor işte.
Bazen sana aferin diyesim geliyor.
Bazen de acabamı diyesim.
Bazen bu bünye de oynuyor işte.
Bazen bu bünyede de olanlar oluyor işte.
Bazen sana gel diyesim geliyor.
Bazen de siktir çekesim.
Bazan bu bünye de arabesk yapıyor işte.
Bazen oluyor.Durduruyorum gözlerim gülüyor...
Bazen bu bünyede de olanlar oluyor işte.
Bazen sana aferin diyesim geliyor.
Bazen de acabamı diyesim.
Bazen bu bünye de oynuyor işte.
Monday, February 16, 2009
Monday, January 19, 2009
Bir umuttur yatay zeka...
Yatay Zeka,
Evet Yatay Zeka...
Yatay Zeka nedir ?
Umuttur. Şimdi şöyle bakın! Yatay Zeka kanepeden kalkıştır. Yatay Zeka coşkuyu kazanıştır. Yatay Zeka yorgun günün ardında ki stüdyodur. Yatay Zeka umuttur her şeyden çok.
Yatay Zeka ayağa kalkmayı çok denedi. Bir süre biz çok uğraştık ama o kalkmadı. Sonrasında biz de bok gibi olduk. Bu sefer gelin kaldırın beni dedi, ama bizim ne isteğimiz ne gücümüz ne de mutluluğumuz vardı.
Sonra bir gün hadi dedik. Madem öyle biz yatay zeka'yı kaldıralım ayağa dedik. O da sonra bizi kaldırsın dedik. Başladık zorlamaya...
Yatay Zeka ayağa kalktı mı ? Daha değil ama emeklemeye başladı.Emekleyen yatay zeka'yı da çok sevdi insanlar büyüyünce ne kadar güzel olacağını bilmiyorlar...
Yatay Zeka'yı emekleteceğiz derken bir baktık ki biz de kalkmaya başlamışız. Emeklemeye başlamışız.
Biz de düzelmeye başlamışız. İşte bu yüzden bir umuttur yatay zeka!...
O kadar az ki şimdi bunları yazıyorum da, demeyin sakın ahah göt kadar 2 tane konsere çıktı kendini rockstar sanmaya başladı diye.
O iş öyle değil. o konserlere gelen kişiler var ya
50 60 her neyse yatay zeka sizi o kadar çok seviyor ki.
Sizin onu sevdiğinizden daha çok bundan eminim.
Zordu daha da zor olacak. İyi ki varsınız. İyi ki geliyorsunuz. İyi ki çalmayı bilmiyoruz. Elmalı şeker.
Tüm kulağına tecavüz ettiklerimiz için gelsin. Yatay Zeka'dan Geçen Gün Gene Delirdim...
Evet Yatay Zeka...
Yatay Zeka nedir ?
Umuttur. Şimdi şöyle bakın! Yatay Zeka kanepeden kalkıştır. Yatay Zeka coşkuyu kazanıştır. Yatay Zeka yorgun günün ardında ki stüdyodur. Yatay Zeka umuttur her şeyden çok.
Yatay Zeka ayağa kalkmayı çok denedi. Bir süre biz çok uğraştık ama o kalkmadı. Sonrasında biz de bok gibi olduk. Bu sefer gelin kaldırın beni dedi, ama bizim ne isteğimiz ne gücümüz ne de mutluluğumuz vardı.
Sonra bir gün hadi dedik. Madem öyle biz yatay zeka'yı kaldıralım ayağa dedik. O da sonra bizi kaldırsın dedik. Başladık zorlamaya...
Yatay Zeka ayağa kalktı mı ? Daha değil ama emeklemeye başladı.Emekleyen yatay zeka'yı da çok sevdi insanlar büyüyünce ne kadar güzel olacağını bilmiyorlar...
Yatay Zeka'yı emekleteceğiz derken bir baktık ki biz de kalkmaya başlamışız. Emeklemeye başlamışız.
Biz de düzelmeye başlamışız. İşte bu yüzden bir umuttur yatay zeka!...
O kadar az ki şimdi bunları yazıyorum da, demeyin sakın ahah göt kadar 2 tane konsere çıktı kendini rockstar sanmaya başladı diye.
O iş öyle değil. o konserlere gelen kişiler var ya
50 60 her neyse yatay zeka sizi o kadar çok seviyor ki.
Sizin onu sevdiğinizden daha çok bundan eminim.
Zordu daha da zor olacak. İyi ki varsınız. İyi ki geliyorsunuz. İyi ki çalmayı bilmiyoruz. Elmalı şeker.
Tüm kulağına tecavüz ettiklerimiz için gelsin. Yatay Zeka'dan Geçen Gün Gene Delirdim...
Etiketler:
kafa,
yatay zeka
Thursday, December 11, 2008
entel kabızlığı
Üretmek çok keyifli bir şey. Daha doğrusu ürettiğin bir şey bittikten sonra yaşadığın haz. Bugüne kadar sadece istediğim şeyleri istediğim zamanda yaparak bir şeyler yapmaya çalıştım. Ancak şimdi durum biraz farklı, malzemelerimin azlığı tokat gibi suratıma vuruyor, daha da doldurmaya çalışıyorum... Dolma süreci hep olacak ve hep yetersiz kalacak bunun da farkındayım... Ancak ve ancak bu işi mesleğim olarak yapmak istiyorsam, ısmarlama işlere ve zamanlamaya dikkat etmem gerekiyor. Bunu öğrenmem lazım.
15 aralığa bitmesi gereken bir oyun var. Dilenci Sherman hayal kırıklığını bir an önce yaşamalı ama Görkem de ona yardımcı olmalı.Peki Görkem'e kim yardım edicek?
herkesin aksine bloguma sorunlarımı yazmamaya özen gösterdim çoğu zaman, ama bu sefer yazmak ihtiyacı duydum.
Buradan tüm dilencilere yolluyorum. The Doors- Break on through keyifle dinlesinler. Dilenmekten vazgeçmesinler verenin bi yüzü vermeyenin götü karaymış.
Haydi iyi pıtlatlamalar...
15 aralığa bitmesi gereken bir oyun var. Dilenci Sherman hayal kırıklığını bir an önce yaşamalı ama Görkem de ona yardımcı olmalı.Peki Görkem'e kim yardım edicek?
herkesin aksine bloguma sorunlarımı yazmamaya özen gösterdim çoğu zaman, ama bu sefer yazmak ihtiyacı duydum.
Buradan tüm dilencilere yolluyorum. The Doors- Break on through keyifle dinlesinler. Dilenmekten vazgeçmesinler verenin bi yüzü vermeyenin götü karaymış.
Haydi iyi pıtlatlamalar...
Thursday, November 13, 2008
NALURETEY!!!
Uzun süredir uğraştığım oyunun telifi ile ilgili işlemler bitti.Artık resmen adıma kaydedilmiş bir oyun var. Oyunun adı NALURETEY!! oyunun tarzı ile ilgili çeşitli söylentiler mevcut. Komedi diyen var, drama diyen var, kara komedi diyen var. Ama herkesin dediği bir şey var ki en çok hoşuma giden kısım. İMGELERİN birbirine girmiş olduğu fantastik bir takıntı hikayesi. Psikolojik bir deprem(bunu ben uydurdum..),oyunu buradan indirebilirsiniz. Oyunu oynamak iznim dahilinde herkes için mümkündür. Oyunu oynamak ya da atolye calismalarında kullanmak isterseniz, benimle iletişime gecerek oyuna ait üst metinleri de edinebilirsiniz....
Bu konuda tek sartım var... Oyunu ilk biz oynayacağız... O da yakındır zaten.
Umarım okurken sıkılmazsınız. Sayet uzun eleştiri yapmak isterseniz, bu eleştirileri de okumamı isterseniz keyiften kendimden geçerim...
Oyunun yazılma süreci...
Oyunun elimde farklı sonlarla biten 5-6 hali mevcut. Oyunun en hoşuma giden özelliği ise yazılma süreci boyunca oynayacak kişilerin eleştirilerini dinliyor olmam. Tabi bu konuda Muzaffer Volkan Sarıöz ve Semaver Kumpanya emekçilerinin yardımı çok önemli..
Oyun ilk tam senaryo denemem olduğu için oyun karakterleri ile empati kurma ve karakteri yaşama konusunda yazarlığın ne kadar zor bir meslek olduğunun farkına varmama sebep oldu. Oyun bu halini alana kadar, belki de 20 kez "oyun bu sefer bitti." cumlesini kurdum. Karakterlerle kurmuş olduğum empati sebebi ile karakterler arasında çatışma tecrübesizliğimden kaynaklı olarak gerçek hayatıma da yansıdı...Ama sonunda deydi dediğim bir ürünüm oldu.
Oyun Woody Allen'ın Kugelmas Episode undan esinlenerek yazıldı.İlk başta uyarlama olarak başlayan süreç sonrasında yeniden yazılmaya kadar gitti. Woody Allen tarafından yazılmış olan Kugelmass Episodun orjinali burada var. Oyunu okurken woody allen haline de bakmanın faydası çok...
Okuyarak yıkıcı eleştirilerini gönderecek herkese çok teşekkür ederim.
Eleştirilerinizi ve fikirlerinizi gorkem.ture@gmail.com adresine yollayabilirsiniz.
GAZAGELDİK 2008
Bu konuda tek sartım var... Oyunu ilk biz oynayacağız... O da yakındır zaten.
Umarım okurken sıkılmazsınız. Sayet uzun eleştiri yapmak isterseniz, bu eleştirileri de okumamı isterseniz keyiften kendimden geçerim...
Oyunun yazılma süreci...
Oyunun elimde farklı sonlarla biten 5-6 hali mevcut. Oyunun en hoşuma giden özelliği ise yazılma süreci boyunca oynayacak kişilerin eleştirilerini dinliyor olmam. Tabi bu konuda Muzaffer Volkan Sarıöz ve Semaver Kumpanya emekçilerinin yardımı çok önemli..
Oyun ilk tam senaryo denemem olduğu için oyun karakterleri ile empati kurma ve karakteri yaşama konusunda yazarlığın ne kadar zor bir meslek olduğunun farkına varmama sebep oldu. Oyun bu halini alana kadar, belki de 20 kez "oyun bu sefer bitti." cumlesini kurdum. Karakterlerle kurmuş olduğum empati sebebi ile karakterler arasında çatışma tecrübesizliğimden kaynaklı olarak gerçek hayatıma da yansıdı...Ama sonunda deydi dediğim bir ürünüm oldu.
Oyun Woody Allen'ın Kugelmas Episode undan esinlenerek yazıldı.İlk başta uyarlama olarak başlayan süreç sonrasında yeniden yazılmaya kadar gitti. Woody Allen tarafından yazılmış olan Kugelmass Episodun orjinali burada var. Oyunu okurken woody allen haline de bakmanın faydası çok...
Okuyarak yıkıcı eleştirilerini gönderecek herkese çok teşekkür ederim.
Eleştirilerinizi ve fikirlerinizi gorkem.ture@gmail.com adresine yollayabilirsiniz.
GAZAGELDİK 2008
Wednesday, November 12, 2008
Macbeth'in çatışması
Çiğdem'e oynatacağım macbeth için, yeniden düzenlediğim tirad....Dedim ya şekspir'i sevmiyorum...
Gel artık, içimdesin.. biliyorum...
Yen yapacaklarıma engel olan şu maskemi.
En haince gaddarlıkla doldur içimi.
Kanımı koyulaştır.
Vicdanımla,amaçlarım arasında ki engeli yoket.
Yoket ki azap ve merhamet duygularım tuzla buz olsun.
Amansız planımdan caymama sebep olan, O merhamet dediğim gereksizliğin hedefimle
arama dikilmesine engel ol.
Gel hadi al artık çocukluğumu, oyuncaklarımı...
Yerine gaddarlığımla bütünleşmiş silahlarımı koy..
Gel artık, benliğimin en ücra köşesinden,
Tüm vicdanımla savaşıp gel.
Gel ki yapacaklarım içimi dağlamasın...
William Shakspeare.....
Yorumlayan HÜGO
Gel artık, içimdesin.. biliyorum...
Yen yapacaklarıma engel olan şu maskemi.
En haince gaddarlıkla doldur içimi.
Kanımı koyulaştır.
Vicdanımla,amaçlarım arasında ki engeli yoket.
Yoket ki azap ve merhamet duygularım tuzla buz olsun.
Amansız planımdan caymama sebep olan, O merhamet dediğim gereksizliğin hedefimle
arama dikilmesine engel ol.
Gel hadi al artık çocukluğumu, oyuncaklarımı...
Yerine gaddarlığımla bütünleşmiş silahlarımı koy..
Gel artık, benliğimin en ücra köşesinden,
Tüm vicdanımla savaşıp gel.
Gel ki yapacaklarım içimi dağlamasın...
William Shakspeare.....
Yorumlayan HÜGO
Wednesday, October 22, 2008
herkes normal bi ben bok di mi ?
"Hadi bakalım" lafına sinir oluyorum. Bana kullanmayın bu lafı valla sinir oluyorum.
Kızsanız eyvallah da demeyin.
Alleeem Yareeeepiim yaa...
Kızsanız eyvallah da demeyin.
Alleeem Yareeeepiim yaa...
Monday, October 06, 2008
Halüsinasyon.
Geçen günlerde yazmaya çalıştığım bir yazı için renk körlüğü ve disleksi ile ilgili araştırma yapıyordum. O anda Memin ile de konuşuyorduk ve konu Memin'in bayağı bir zaman önce yazmış olduğu Halüsinasyon başlıklı yazıya geldi. Son günlerde "Alice harikalar diyarında" ya takmış olmamdan kaynaklı olarak ve üstte belirttiğim iki hastalık ile ilgili olarak Algıda belirsizlik üzerine düşünüyor olmamdan kaynaklı bu yazıyı tekrar okuyunca kafama dank eden o kadar çok şey oldu Ortam şartlarında ki etkiler de buna sebep oldu sanırım.
Her neyse bu yazı meminin blogunda da var. Ancak internet üzerinde erişilebilirliğini bir parça arttırabilmek için buraya da koyayım dedim.Bu yazı ile azıma sıçtığın için teşekkür ederim hacım...
halusinasyon
en bilinen tanımı ile olmayan şeylerin olduğunun algılanmasıdır. en bilinen olmasıyla birlikte doğru bir tanımdır. fakat yalnızca algılarımızın oynadığı bir oyun değil, gerçeklik kavramının da sekteye uğramasıdır. örneğin ilüzyonda bir şeyin gerçekten ortadan kaybolmadığını ya da adamın uçamayacağını bilirsiniz. sizin algılarınız size böyle söylese de gerçek farklıdır. olanlar gösterildiği gibi değildir.
orada olmayan bişeyi gördüğünüzde, ya da olmaması gereken bir ses duyduğunuzda bunun gerçek olamayacağına kendinizi inandırdığınız sürece ciddi bir sorun yoktur. yalnızca daha temkinli olursunuz, algılarınızı denersiniz, güvendiğiniz şeyler üzerinden algılamaya çalışırsınız. fakat ne zaman ki güvendiğiniz şeyler de güvensizlik vermeye başlar, o zaman ciddi sorunlar kapıya dayanır.
elinizde tuttuğunuz şeyin gerçek olmadığını farkettiğiniz zaman, elinizde neden böyle bir şey olduğunu algıladığınızı düşünmeye başlarsınız. elinizde tuttuğunuzu düşündüğünüz şey gerçekten orda değilse ve siz bunu daha önce farketmediyseniz, başka şeyleri de farketmemiş, yanılmış olabilirsiniz. elinizde tuttuğunuzu düşündüğünüz şey aslında yokmuş, peki ya eliniz? bu el sizin miymiş? burda bi el var mıymış? peki sizin bi eliniz var mıymış? "el" kavramı neymiş? "kavram" neymiş ki? mantık neymiş ki? "gerçek" noolmuş? güvendiğiniz neymiş? yaşadığınız? yaşadıklarınız? burda bulunuyor muymuşsunuz? siz var mıymışsınız?
halusinasyon yalnızca olmayan şeyler algılamak değildir. aynı zamanda bununla birlikte gelen gerçeklik yitimidir. "gerçek"in olmadığı bir yer düşünün. neyin ne olduğunun bilinmediği, olaylar arasında sebep sonuç ilişkilerinin olmadığı bir yer. burası bir "harikalar diyarı" değildir. burası bir azap dünyasıdır. siz azabın ve dünyanın ne olduğunu bilemediğiniz bir haldeyken.
gerçeğin ya da daha tutarlı bir ifadeyle güvenebileceğiniz algıların kaybolduğu bir zaman-uzayda kalmak her babayiğidin kaldırabileceği bir durum değildir. rasyonel düşünce ile yoğurulmuş beyinler bunu kolay kolay kaldıramaz. gerçek, algı, sebep sonuç ilişkisi, deneyimlerin hayata katkısı, yaşanmışlıklar, yaşananlar, uzay, zaman yok olmuştur, siz artık yoksunuzdur. bu tür bir yokluğun ilk belirtisi genelde anksiyetedir. netekim alışılmışın dışında ve ağır halusinasyon yaşayanların deneyimi bunu destekler niteliktedir. ne yapacağını, neyin ne olduğunu bilemeyen, ayrımına varamayan bir ruh hali.
eğer kavramların aşırı derecedeki sönükleşmesine birazcık alıştırırsanız kendinizi, keyif almaya başlayabilirsiniz. şimdiye kadarki tüm deneyimlerin, kavramların yitmesi; size yepyeni deneyimler, yepyeni kavramlar sunabilir. artık herşey mübahtır. isterseniz odanızdan bir tren geçirebilirsiniz ya da uçarak gidip istediğiniz yerde istediğiniz insan olabilirsiniz. ya da şöyle söyleyelim, öyle olduğunuzu sanırsınız. tabii bunu yalnızca kontrol edebileceğiniz ölçekte yapabilirsiniz. odanızdan tren geçirirken trenden üstünüze bir fil düşebilir. ölebilirsiniz. belki de ölmezsiniz. ufak bir şemsiye açıp kurtulursunuz filden.
halusinasyon, gerçeklik yitimi, her ne kadar keyifli noktalara ulaşabilse de içkin olarak her zaman bir güvensizlik barındırır. çünkü her an kontrolünüzden çıkabilir, her an sizi de sönükleştirip içine alabilir.
şimdi bu halusinasyon tanımını biraz genişletelim. biraz önce bahsettiğimiz herşeyin temelinde duran gerçeklik yitimini, sönümünü tekrar ele alalım. ama bu kez algılar üzerinden değil algılayış üzerinden gidelim.
düşünün ki bir oda var. bu odanın içindekine dair hiç bir kişisel deneyiminiz yok. bu oda hakkındaki her türlü veriyi dolaylı yoldan elde ettiniz. güvendiğiniz kaynaklardan gelen bu veriler ise sizi o odanın içindekilerin hoş olmadığı, istenmeyen şeyler olduğu konusunda ikna etti. yani artık yalnızca bir veri değil oda hakkındakiler, işlenmiş düşünceleriniz. sizin düşünceleriniz. örnek bu ya, bir gün bu odaya girdiniz. ya da açıp baktınız. ve bu oda içindekilerin aslında o kadar da istenmeyen şeylerden oluşmadığını farkettiniz. bu oda aslında güzelmiş. ve tabii insanın kendisiyle çelişmesinin kolay kaldırılabilir olmamasından ötürü, bu oda hakkındaki düşüncelerinizin sorumluluğunu başkalarına, güvendiğiniz kaynaklara yüklediniz. güvendiğiniz kaynaklar ile iletişime geçip yeniden görüş birliğine vardığınızda ise sonuç, aslında kaynakların verdiği verilerin değil sizin vardığınız sonucun bu yönde olduğu oldu. yani kısaca "hani böyleydi?" dediniz onlar da "sana öyle gelmiş" dediler.
şimdii. bir düşünceniz vardı bu oda hakkında. sizin düşünceniz, sizin bir parçanız, sizi siz yapan bir eleman. ve bu düşünce yanlışmış, doğru değilmiş, "gerçek"lerle uyuşmuyormuş. şimdiye kadarki bütünlüğünüz aslında tam olarak bütün değilmiş, eksikmiş. peki bildiğinizi sandığınız diğer şeyler? ne biliyomuşsunuz ki aslında? emin olduğunuz bir şey yanlışsa, emin olduğunuz diğer şeylerin doğru olduğunu nerden bilebilirsiniz ki? asla yeniden emin olamazsınız. kalem hep yazı yazardı şimdiye kadar, kağıt yırtılırdı, duvara çarpınca canınız acırdı. peki şimdi emin misiniz? ben olsam olamazdım, olamadım.
algıların sönümü, algılayışı, düşünceleri ne kadar etkiliyorsa, algılayışın sönümü de algıyı o kadar etkiler. gördüğünüz şeyin gerçekten gördüğünüz şey olup olduğu konusunda şüpheye düşersiniz artık.
dayanağını yitirmiş bir algı ile odamızdan tren geçirebiliyorsak, dayanağını yitirmiş bir algılayış ile neler yapamayız ki? bir düşünsenize, yine herşey mübah. yine bir kısıtınız yok. şimdiye kadar ki bütün öğretilenler, bütün bildikleriniz yitiyor. sınırlar ortadan kalkıyor. toplum olabilmemiz için gerektiği iddia edilen şeyler, sizin içselleştirdiğiniz kurallar, olması gerektiğini düşündüğünüz kavramlar ortadan kalkıyor. bir ahlak kavramınız yok artık. kafanızdaki erekler yok artık. tamamen özgürsünüz.
algılayışın sönümünde yine aynı sorunla karşılaşıyoruz: ya bildiklerimizin, düşündüklerimizin hepsi yanlış değilse? ya duvardan geçemiyorsak hala? ya başkalarına saygılı olmanın bilmediğimiz, göremediğimiz, anlayamadığımız avantajları varsa? yaptığımız işin yanlış olduğunu düşünüyorduk. ama şimdi yanlışmış gibi gelmiyor. ama yine de yanlış olabilir belki. şimdiye kadar sizi oluşturan sizden tamamen kurtulamamanızın da verdiği bu ve benzeri ikilemler bizi yine aynı noktaya götürür: anksiyete.
yazı uzadıkça uzuyor tabii ama bahsetmeden geçmek istemediğim, hatta bundan bahsetmek için yukarıdaki paragrafları yazdığım bir durum daha var.
gerçekliğin kaybolması ve anksiyete yalnızca yanılıcı, yanıltıcı durumlar sonucunda ortaya çıkmaz. daha düzgün bir ifadeyle; yukarıdaki durumların sonucu olarak ortaya çıkan sonuçlara başka yollardan da erişilebilir. bunlara bir örnek kişiliğin kaybolması, benliğin soluklaşmasıdır.
benliği oluşturan etmenlerden en önemlileri onu tanımlayan şeylerdir, kendimizi başka insanlardan farklı kıldığını düşündüğümüz özelliklerimiz. bu özellikler yıllar boyunca üstüste eklenerek, zaman zaman şekil/yer değiştirerek birikir. ve bizi biz yapar. bulunduğumuz yer, içinde yaşadığımız ortam, hedeflerimiz, hayallerimiz, sevmediklerimiz, olmadıklarımız, olmak istediklerimiz, hep bizi biz yapan şeylerdir. günün birinde bunların büyük bir çoğunluğu sekteye uğradığı zaman ciddi bir sorun çıkar. benlik darbe almıştır. kan kaybetmektedir. bütünlüğünü yitirmiştir.
bütünlüğünü yitirmiş bir benlik halusinasyonlar arasında salınan bir benlikten çok da farklı değildir. çünkü biraz önce bahsettiğim üzere halusinasyonların doğurduğu sonuçlarda en büyük etki, gerçeklik duygusunun kaybolmasıdır. gerçeklik (ki anlamış olacağınız üzere burda gerçeği algısal bir kavram olarak kullanıyorum), benliği oluşturan en önemli etmendir. benliğin bütünlüğünü yitirmesi, gerçeklikten uzaklaşması biraz önce bahsedilen sonuçları doğurur. olmayan, sekteye uğramış, eksilmiş bir benin attitude (türkçesini bulamıyorum) kaygısı kalmamıştır. konum kaygısı kalmamış bir birey için ise yine herşey mübah hale gelir. bir yandan bu mübahlığın özgürlüğünü yaşayan birey, bir yandan da olmayan bir benin, olmayan, sönmüş kavramların anksiyetesini yaşar.
kendimi tanımlayan şeylerin bir çoğunu yitirdiğim şu zamanlarda böyle bir yazı yazmak istedim. öncelikle kendimi anlamak, sonralıkla da dünyaya bişeyler katabilmek umudu taşıdım.
Her neyse bu yazı meminin blogunda da var. Ancak internet üzerinde erişilebilirliğini bir parça arttırabilmek için buraya da koyayım dedim.Bu yazı ile azıma sıçtığın için teşekkür ederim hacım...
halusinasyon
en bilinen tanımı ile olmayan şeylerin olduğunun algılanmasıdır. en bilinen olmasıyla birlikte doğru bir tanımdır. fakat yalnızca algılarımızın oynadığı bir oyun değil, gerçeklik kavramının da sekteye uğramasıdır. örneğin ilüzyonda bir şeyin gerçekten ortadan kaybolmadığını ya da adamın uçamayacağını bilirsiniz. sizin algılarınız size böyle söylese de gerçek farklıdır. olanlar gösterildiği gibi değildir.
orada olmayan bişeyi gördüğünüzde, ya da olmaması gereken bir ses duyduğunuzda bunun gerçek olamayacağına kendinizi inandırdığınız sürece ciddi bir sorun yoktur. yalnızca daha temkinli olursunuz, algılarınızı denersiniz, güvendiğiniz şeyler üzerinden algılamaya çalışırsınız. fakat ne zaman ki güvendiğiniz şeyler de güvensizlik vermeye başlar, o zaman ciddi sorunlar kapıya dayanır.
elinizde tuttuğunuz şeyin gerçek olmadığını farkettiğiniz zaman, elinizde neden böyle bir şey olduğunu algıladığınızı düşünmeye başlarsınız. elinizde tuttuğunuzu düşündüğünüz şey gerçekten orda değilse ve siz bunu daha önce farketmediyseniz, başka şeyleri de farketmemiş, yanılmış olabilirsiniz. elinizde tuttuğunuzu düşündüğünüz şey aslında yokmuş, peki ya eliniz? bu el sizin miymiş? burda bi el var mıymış? peki sizin bi eliniz var mıymış? "el" kavramı neymiş? "kavram" neymiş ki? mantık neymiş ki? "gerçek" noolmuş? güvendiğiniz neymiş? yaşadığınız? yaşadıklarınız? burda bulunuyor muymuşsunuz? siz var mıymışsınız?
halusinasyon yalnızca olmayan şeyler algılamak değildir. aynı zamanda bununla birlikte gelen gerçeklik yitimidir. "gerçek"in olmadığı bir yer düşünün. neyin ne olduğunun bilinmediği, olaylar arasında sebep sonuç ilişkilerinin olmadığı bir yer. burası bir "harikalar diyarı" değildir. burası bir azap dünyasıdır. siz azabın ve dünyanın ne olduğunu bilemediğiniz bir haldeyken.
gerçeğin ya da daha tutarlı bir ifadeyle güvenebileceğiniz algıların kaybolduğu bir zaman-uzayda kalmak her babayiğidin kaldırabileceği bir durum değildir. rasyonel düşünce ile yoğurulmuş beyinler bunu kolay kolay kaldıramaz. gerçek, algı, sebep sonuç ilişkisi, deneyimlerin hayata katkısı, yaşanmışlıklar, yaşananlar, uzay, zaman yok olmuştur, siz artık yoksunuzdur. bu tür bir yokluğun ilk belirtisi genelde anksiyetedir. netekim alışılmışın dışında ve ağır halusinasyon yaşayanların deneyimi bunu destekler niteliktedir. ne yapacağını, neyin ne olduğunu bilemeyen, ayrımına varamayan bir ruh hali.
eğer kavramların aşırı derecedeki sönükleşmesine birazcık alıştırırsanız kendinizi, keyif almaya başlayabilirsiniz. şimdiye kadarki tüm deneyimlerin, kavramların yitmesi; size yepyeni deneyimler, yepyeni kavramlar sunabilir. artık herşey mübahtır. isterseniz odanızdan bir tren geçirebilirsiniz ya da uçarak gidip istediğiniz yerde istediğiniz insan olabilirsiniz. ya da şöyle söyleyelim, öyle olduğunuzu sanırsınız. tabii bunu yalnızca kontrol edebileceğiniz ölçekte yapabilirsiniz. odanızdan tren geçirirken trenden üstünüze bir fil düşebilir. ölebilirsiniz. belki de ölmezsiniz. ufak bir şemsiye açıp kurtulursunuz filden.
halusinasyon, gerçeklik yitimi, her ne kadar keyifli noktalara ulaşabilse de içkin olarak her zaman bir güvensizlik barındırır. çünkü her an kontrolünüzden çıkabilir, her an sizi de sönükleştirip içine alabilir.
şimdi bu halusinasyon tanımını biraz genişletelim. biraz önce bahsettiğimiz herşeyin temelinde duran gerçeklik yitimini, sönümünü tekrar ele alalım. ama bu kez algılar üzerinden değil algılayış üzerinden gidelim.
düşünün ki bir oda var. bu odanın içindekine dair hiç bir kişisel deneyiminiz yok. bu oda hakkındaki her türlü veriyi dolaylı yoldan elde ettiniz. güvendiğiniz kaynaklardan gelen bu veriler ise sizi o odanın içindekilerin hoş olmadığı, istenmeyen şeyler olduğu konusunda ikna etti. yani artık yalnızca bir veri değil oda hakkındakiler, işlenmiş düşünceleriniz. sizin düşünceleriniz. örnek bu ya, bir gün bu odaya girdiniz. ya da açıp baktınız. ve bu oda içindekilerin aslında o kadar da istenmeyen şeylerden oluşmadığını farkettiniz. bu oda aslında güzelmiş. ve tabii insanın kendisiyle çelişmesinin kolay kaldırılabilir olmamasından ötürü, bu oda hakkındaki düşüncelerinizin sorumluluğunu başkalarına, güvendiğiniz kaynaklara yüklediniz. güvendiğiniz kaynaklar ile iletişime geçip yeniden görüş birliğine vardığınızda ise sonuç, aslında kaynakların verdiği verilerin değil sizin vardığınız sonucun bu yönde olduğu oldu. yani kısaca "hani böyleydi?" dediniz onlar da "sana öyle gelmiş" dediler.
şimdii. bir düşünceniz vardı bu oda hakkında. sizin düşünceniz, sizin bir parçanız, sizi siz yapan bir eleman. ve bu düşünce yanlışmış, doğru değilmiş, "gerçek"lerle uyuşmuyormuş. şimdiye kadarki bütünlüğünüz aslında tam olarak bütün değilmiş, eksikmiş. peki bildiğinizi sandığınız diğer şeyler? ne biliyomuşsunuz ki aslında? emin olduğunuz bir şey yanlışsa, emin olduğunuz diğer şeylerin doğru olduğunu nerden bilebilirsiniz ki? asla yeniden emin olamazsınız. kalem hep yazı yazardı şimdiye kadar, kağıt yırtılırdı, duvara çarpınca canınız acırdı. peki şimdi emin misiniz? ben olsam olamazdım, olamadım.
algıların sönümü, algılayışı, düşünceleri ne kadar etkiliyorsa, algılayışın sönümü de algıyı o kadar etkiler. gördüğünüz şeyin gerçekten gördüğünüz şey olup olduğu konusunda şüpheye düşersiniz artık.
dayanağını yitirmiş bir algı ile odamızdan tren geçirebiliyorsak, dayanağını yitirmiş bir algılayış ile neler yapamayız ki? bir düşünsenize, yine herşey mübah. yine bir kısıtınız yok. şimdiye kadar ki bütün öğretilenler, bütün bildikleriniz yitiyor. sınırlar ortadan kalkıyor. toplum olabilmemiz için gerektiği iddia edilen şeyler, sizin içselleştirdiğiniz kurallar, olması gerektiğini düşündüğünüz kavramlar ortadan kalkıyor. bir ahlak kavramınız yok artık. kafanızdaki erekler yok artık. tamamen özgürsünüz.
algılayışın sönümünde yine aynı sorunla karşılaşıyoruz: ya bildiklerimizin, düşündüklerimizin hepsi yanlış değilse? ya duvardan geçemiyorsak hala? ya başkalarına saygılı olmanın bilmediğimiz, göremediğimiz, anlayamadığımız avantajları varsa? yaptığımız işin yanlış olduğunu düşünüyorduk. ama şimdi yanlışmış gibi gelmiyor. ama yine de yanlış olabilir belki. şimdiye kadar sizi oluşturan sizden tamamen kurtulamamanızın da verdiği bu ve benzeri ikilemler bizi yine aynı noktaya götürür: anksiyete.
yazı uzadıkça uzuyor tabii ama bahsetmeden geçmek istemediğim, hatta bundan bahsetmek için yukarıdaki paragrafları yazdığım bir durum daha var.
gerçekliğin kaybolması ve anksiyete yalnızca yanılıcı, yanıltıcı durumlar sonucunda ortaya çıkmaz. daha düzgün bir ifadeyle; yukarıdaki durumların sonucu olarak ortaya çıkan sonuçlara başka yollardan da erişilebilir. bunlara bir örnek kişiliğin kaybolması, benliğin soluklaşmasıdır.
benliği oluşturan etmenlerden en önemlileri onu tanımlayan şeylerdir, kendimizi başka insanlardan farklı kıldığını düşündüğümüz özelliklerimiz. bu özellikler yıllar boyunca üstüste eklenerek, zaman zaman şekil/yer değiştirerek birikir. ve bizi biz yapar. bulunduğumuz yer, içinde yaşadığımız ortam, hedeflerimiz, hayallerimiz, sevmediklerimiz, olmadıklarımız, olmak istediklerimiz, hep bizi biz yapan şeylerdir. günün birinde bunların büyük bir çoğunluğu sekteye uğradığı zaman ciddi bir sorun çıkar. benlik darbe almıştır. kan kaybetmektedir. bütünlüğünü yitirmiştir.
bütünlüğünü yitirmiş bir benlik halusinasyonlar arasında salınan bir benlikten çok da farklı değildir. çünkü biraz önce bahsettiğim üzere halusinasyonların doğurduğu sonuçlarda en büyük etki, gerçeklik duygusunun kaybolmasıdır. gerçeklik (ki anlamış olacağınız üzere burda gerçeği algısal bir kavram olarak kullanıyorum), benliği oluşturan en önemli etmendir. benliğin bütünlüğünü yitirmesi, gerçeklikten uzaklaşması biraz önce bahsedilen sonuçları doğurur. olmayan, sekteye uğramış, eksilmiş bir benin attitude (türkçesini bulamıyorum) kaygısı kalmamıştır. konum kaygısı kalmamış bir birey için ise yine herşey mübah hale gelir. bir yandan bu mübahlığın özgürlüğünü yaşayan birey, bir yandan da olmayan bir benin, olmayan, sönmüş kavramların anksiyetesini yaşar.
kendimi tanımlayan şeylerin bir çoğunu yitirdiğim şu zamanlarda böyle bir yazı yazmak istedim. öncelikle kendimi anlamak, sonralıkla da dünyaya bişeyler katabilmek umudu taşıdım.
Thursday, September 25, 2008
Sözler önemlidir.
Bir açıklama yapayım dedim. Son zamanlarda bir yazma olayıdır gidiyor hayatımda. Oyun yazmak. Sarkı sözü yazmak ee buranın nesi eksik.
Ben normalde şiirden nefret ederim. Hatta ve hatta şiir yazıp onu garip seslerle söyleyen tiplerden de nefret ederim. Buraya yazdığım şeyler şiir değil. Yatay zeka için yapmış olduğum ve bittiğine inandığım şarkıların sözleridir. :) Okuyup bu da " şair olmuş ." gibi bişi aklınızdan geçerse geçmesin, o kadar dallama olamadım daha.
Bir de bugünlerde iki tane tiyatro oyunu yazmaya çalışıyorum. Bu yüzden azımdan bir sürü teknik terim dökülüyor. Aman entel oldum sanmayın. Kreşendo falan dersem çakın bana bir kroşe olsun bitsin. Gene Görkem olurum . Ben haaa bi de şekspir diye bi adam var ondan nefret ediyorum. :)
Allah davul etsin onu. Antik yunanı da sevmiyorum. Bu yüzden dayanamadım da ben saçmalayayım dedim, onlarla biraz dalga geçeyim dedim. Haaa ne haddime diye de düşünmüyo değilim. Sadece sevmiyorum diyorum. Kötü falan demiyorum.
Hani bir şekilde sıkıldıysanız kafası karışık Görkem'den Görkem sadece kanepeden kalkışını kutluyor. Birazcık da üretmeye çalışıyor. Maruz görün.
Hepinize pandik atmak geçiyor içimden.
Şimdi gecenin bu vaktinde bu yaziyi yazdiktan sonra bir şarkı da yollayayım sizlere...
Yatay zeka'dan gelsin. Geçen Gün Gene Delirdim.
Buradan indirebilirsiniz.
Ben normalde şiirden nefret ederim. Hatta ve hatta şiir yazıp onu garip seslerle söyleyen tiplerden de nefret ederim. Buraya yazdığım şeyler şiir değil. Yatay zeka için yapmış olduğum ve bittiğine inandığım şarkıların sözleridir. :) Okuyup bu da " şair olmuş ." gibi bişi aklınızdan geçerse geçmesin, o kadar dallama olamadım daha.
Bir de bugünlerde iki tane tiyatro oyunu yazmaya çalışıyorum. Bu yüzden azımdan bir sürü teknik terim dökülüyor. Aman entel oldum sanmayın. Kreşendo falan dersem çakın bana bir kroşe olsun bitsin. Gene Görkem olurum . Ben haaa bi de şekspir diye bi adam var ondan nefret ediyorum. :)
Allah davul etsin onu. Antik yunanı da sevmiyorum. Bu yüzden dayanamadım da ben saçmalayayım dedim, onlarla biraz dalga geçeyim dedim. Haaa ne haddime diye de düşünmüyo değilim. Sadece sevmiyorum diyorum. Kötü falan demiyorum.
Hani bir şekilde sıkıldıysanız kafası karışık Görkem'den Görkem sadece kanepeden kalkışını kutluyor. Birazcık da üretmeye çalışıyor. Maruz görün.
Hepinize pandik atmak geçiyor içimden.
Şimdi gecenin bu vaktinde bu yaziyi yazdiktan sonra bir şarkı da yollayayım sizlere...
Yatay zeka'dan gelsin. Geçen Gün Gene Delirdim.
Buradan indirebilirsiniz.
Etiketler:
e.g.o,
yatay zeka
Subscribe to:
Posts (Atom)
